30.4.09

Kana Kan, Dişe Diş!

THE COUNTESS

ALLAHIM GÜÇ VER BANA SIĞINDIM SANA, BU NE DAYANILMAZ BİR ACI SABIR VER BANA…!

Uzun bir başlığın ardından hemen şunu belirtmeliyim ki tam bir kadın ego manyasıyla karşı karşıyayız. Ülkenin en güçlü kadını olmak, orduları yönetmek ve sarayın iç ilişkilerini düzenlemek yeterince büyük bir görevken, buna; kadın olmak, anne olmak, eş olmak, sevgili olmak, inanan olmak, birinin sevdiği olmak ve obsesif olmak da eklenince ortaya tam olarak tarihe mal olmuş “Kanlı Kontes” çıkıyor.

Kendi hislerinden başka hiçbir şeye değer vermeyen bu zat-i muhterem, henüz küçücük bir kızken türlü kıyımlara tanıklık eder, annesi tarafından gaddarca yetiştirilir ve vicdanının üzerine adeta bir perde iner. Genç bir kızken az da olsa yaşayan bazı insani duyguları, aşık olduğu köylü gencin, annesi tarafından öldürülmesiyle yok olur. O artık hiçbir şeyden korkmayan, yönetimsel kararlar verirken onu etkileyecek herhangi bir vicdani manisi olmayan zeki, çevik ve ahlaksız bir kontes olmuştur.

Ta ki; kocasını kaybedip bir şen dul olana kadar. Katıldığı bir baloda kendinden yaşça küçük, yükte hafif, pahada ağır bir gençle (Daniel Brühl) karşılaşır ve neredeyse tarihin akışını değiştiren olayların başlama düdüğü duyulur. Kontes’in tüm duygularını ayağa kaldıran, ego patlamaları yaşatan, histeri nöbetleri geçirten bu genç,farkında olmadan, tüm altyapı hazırlıkları tamam olan Kontes’ten bir canavar yaratır. Başlarda oldukça masum ve tutkulu başlayan bu aşk, ailelerin karışmasıyla içinden çıkılması güç, bir devlet meselesi halini alır. İşte tam bu esnada sanki her şey yeterince karışık ve zorlayıcı değilmiş gibi bir de bunlara Kontes’in yaş kompleksi eklenir.

Tam manasıyla bir psikopata dönüşen Kontes (eğer bir gün karşılaşırsak, hakkında yazdıklarımdan dolayı beni cezalandıracak diye çok tedirginim) sabi sübyanın kanını yüzüne sürerek güzelleştiğini (?) fark eder. Bunu bir takıntı haline getirir ve artık istese de kendine mani olamaz. 1, 5, 30 derken Macar Halkı’na mensup güzel yüzlü bakire kalmaz ve neredeyse bakir erkeklere göz dikecek kadar çığırından çıkar.

Kontes, tüm bu yaşadığı ruhsal çalkantılar yüzünden ülke yönetimini oldukça boşlar, içeriden sinsice yaklaşan tehlikenin boyutunu göremez hale gelir ve dolayısıyla kaçınılmaz sonunu hazırlar.

İnanılanın aksine, yaşadığı “ilahi aşk” değil, hastalıklı inançları ve türlü yanlışlarla büyüttüğü egosunun patlayarak etrafına saçılması onu mahveder. Tanrı inancı inançsızlığa, güzelliğe olan zaafı erken yaşta çökmesine, kara sevdası koşulsuz seven birinin ölmesine neden olur.

Filmi izlerken neden olduğu vahşete yer yer gözlerimi kapamak zorunda kalsam da, sürekli olarak Türklere çirkin, mendebur, katil vs. dese bile yine de onu tamamen suçlayamıyorum. (Bunda kadın olmamın da payı olsa gerek) Filmin finalinde “Allahım neydi günahım, ben nerede yanlış yaptım” sorgusu o kadar ağır geçiyor ki karşınızdaki bu zavallı kadının yaptıklarının diyetini öderken sizin de içinizden bir şeyler kopuyor. Yer yer; iç şişiren, sarkan planları, abartılı oyunculukları ve gereğinden uzun diyalogları saymazsak film, hikaye anlatımı açısından başarılı. Az önce sıraladığın olumsuzluklar nedeniyle filmden kopar gibi olduğunuzda hikaye imdadınıza yetişiyor, Delpy de birkaç mimik hareketiyle sizi yeniden koltuğa bağlıyor.

İstanbul Film Festivali kapsamında izleme fırsatı bulduğumuz; dram, tarih ve gerilim türlerini içinde barındıran bu filmde ayrıca bir “tek kişilik dev kadro” durumu söz konusu. Filmin künyesine bakıldığında senaryo, yönetmen, yapım ve müzik kısımlarından sonra iki nokta üst üste Julie Delpy’i görüyoruz. Daha önce de “Gün Batmadan” ve Paris’te İki Gün” filmlerinin senaryolarıyla iştigal eden Delpy, ilk kez bu filmde yönetmen koltuğuna oturuyor.

“Mavi”, “Kırmızı”, “Beyaz” üçlemesinin “Beyaz”ından, “Avrupa Avrupa”ya dek birçok önemli filmde oyunculuğuyla rüştünü ispatlasa da yönetmen olarak daha çok çalışması lazım gelmekte. Sinema dünyası için küçük ama kendisi için büyük bir adım atmış olan Delpy’in gelecek filmlerini merakla bekliyoruz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder